DecemberDec 14 Monday Mon 09
DecemberDec 3 Thursday Thu 09
NovemberNov 19 Thursday Thu 09
NovemberNov 15 Sunday Sun 09
e. e. cummings
NovemberNov 13 Friday Fri 09
NovemberNov 7 Saturday Sat 09
İnsan ancak dengi olan birisiyle gerçek manada mutlu olabilir. Herkesi sevmek mümkündür ancak mutlu olmak için sevmek yeterli olmayabilir. Seversin, fakat ne yaparsan yap mutlu olamayabilirsin. Dünyanın en çok seven iki aşığı olabilirsiniz, ama aynı zamanda sizi birbirinizden daha çok üzen başka bir insan daha bulamayabilirsiniz. Dahası, denk değilseniz ve çok seviyorsanız, birlikte olmanız size bu hayatta en çok mutsuzluk getirecek durumdur. Çünkü insanı en çok sevdikleri mutsuz eder. Üzülmek pahasına sevmek ve bu sevgiden vazgeçmeyi bile hiç düşünmemek ise aşıklık emaresidir.

Buna bakılarak insanın aşık olup olmadığı anlaşılır mı bilemem ama, gerçek bir aşığın yapacağı şeylerdendir mutsuz olduğunu ve daima mutsuz olacağını bile bile hiç düşünmemek o aşktan vazgeçmeyi. Dolayısıyla, aşık olmak bir insanı dünyanın en mutlu insanı yapabileceği gibi, o insana ölmeden cehennemi de yaşatabilir. İki dünyada da cenneti yaşamak istiyorsanız, sevmenin fıtri olduğunu; yani her insanın sevilebilir olduğunu bilmeli, sevmeden önce o insanla denk olup olmadığınıza bakmalısınız. Aşk, çalışılarak elde edilen birşey değildir ve bu yüzden önce aşık olmanız gereken insanı seçmeli, daha sonra aşk için hem fiili hem de kavli dua etmelisiniz. Temiz başlamalı, temiz sevmeli ve en sonunda aşkın temizliğinde boğulmak için sıyrılmalısınız aklın bütün kurallarından. Sonunuz aşk olacaktır...
NovemberNov 4 Wednesday Wed 09
Varlığın yoklukla buluştuğu yerde sana bakakaldı sessizliğim. Bülbülleri duymaz ve yaralanan ceylanların güce bu kadar doyduğunu hiç görmemiş gibi hisseder oldum. Bağırmak en çok arzulananken, sessizliğe bu kadar gömülüp, çaresizliğin burçlarında okları kendime saplar olan benim bugün. Tüllenen kalelerimin düşüşünü ıslak bir kaya üzerinde oturmuş izliyorum. Sen, başıbozuk ordulara aşk veren Jeanne d'Arc ruhuyla gönlümün tepelerinde bakıyor gibisin uzaklara. O kadar uzaklara ki hiç bu kadar küçük hissetmezdim gözlerimi.

Seni son gördüğüm yer cehennemin karşı caddesiydi, geçemedim ateşten demirleri. Bağırdım, duymadın. Cennete o caddeden gidileceğini hep hayal ederdim, senin geçtiğini görünce anladım, hayalimin gerçek olduğunu. Cehennem kırmızısından cennet beyazlığına hasret çekiyordum, seni cennet bilmeden önce. Cennetim... Ruhumun en beyaz ve en kırmızı yanı... Küllenen yüreğimde yanmayan aşk damlam... Her damlamı seni korumak için yaktım cehennemde. Korkum yanmak değil, senin yanmana engel olmayacak kadar çok yanmak, anlarsın sandım, bakınca gözlerime. Ne olur, saklı cennetimde cenneti özletme bana. Kanayan damlalarımdan akma cehennemime. Gayyalarda da olsa razıyım cehennemi özlemeye, yeter ki gülen ruhun solmasın ve batmasın yanan cennetimde.
Eğer sınıfımızda öğretmenimizin çocuğu da öğrenciyse, öğretmenin en çok çocuğunu dövmesini ve azarlamasını ister, ona ayrıcalık göstermemesini beklerdik. Çocuk olmamızdan kaynaklansa gerek ki, henüz körelmeyen vicdanlarımızda kabaran adalet duygusundan ötürü böyle birşeyi arzular, ya da çocuğunun acı çekmesine katlanmanın zor olduğunu hayalen bilip, kendi dayak yemelerimizin acısını bu yolla çıkarmak isterdik. Çocuktuk, herşeyi safiyane ve tastamam hissederdik.
OctoberOct 31 Saturday Sat 09
Sözlerimin ötesinde bir yerde saklısın biliyorum ey aşk. Kapanan hayal kepenklerinin arkasında kalan ben, seni özlüyorum. Hiç bulunmamış olup özlenmeyi hakeden bir sen varsın, görüyorum. Körlüğüm senden, ve ufkunda sen varsın kapalı sinelerin.
Sana sesleniyorum ey aşk...
Ruhu daralmış gençlikleri bedenlere hapsettiğin yeter, çık ortaya. Makyajsiz halini görmek istiyor kalpler, ve alkışlamak için hazır sözlerimiz. Gülüşünde kaybolan karanlık mavilere daldık, İstanbul sen kokmuyor artık. Bize kalan kokun ve rengin idi, ama renkleri görmez olduk, güllerimiz kokmuyor sensiz.
Kırmızıya çalınan hayal parklarında nefessiz ve çaresiz kaldık.
Gel artık ey aşk...
Şakaklarımızdan süzülen kan damlalarına aldırmadan gel desek. Biliriz gelmezsin, çünkü bilirsin ki ırak ellerde bir köşebaşında, bir bebeğin kanıdır akan. Kucağında annesinin gözyaşları, ve kucağında annesinin. Sensizliği hakedecek kadar sensiz kaldık, mahkumuz sensizliğe biliyoruz ey aşk. Ama bir gelsen, gelsen de senli günleri hatırlayıp haketsek yine senli ve senle yaşamayı.
Ne olur gel ey aşk...
Ruhumuza koy kendini, yoksa boğumlu ruhsuzluklarda ölüm yakalar bizi...
Ne olur...Gel...Aşk...
OctoberOct 28 Wednesday Wed 09
İbrahim Safi Sarayburnu’ndan Bakış adlı tablosunda Sarayburnu’nun adeta tüm inceliklerine hakim olmuş bir ressam edasıyla kaydırıyr fırçasını tablonun yumuşak teninde. Bir yandan dalgaları konuştururken, diğer yandan insanların duygularını gözler önüne seriyor. İstanbul’un sayısız güzelliklerinden bir kare yakalayan Safi, bir bakışta neredeyse bütün İstanbul’u anlatıyor ağlamaklı fırçasıyla. Limanda kayık bekleyen ve annesinin elini çekiştirip duran sabırsız yavrucak, annenin dalgalardan etkilenip geçmişe dönen, hayaller içindeki yakaza halini şiddetle dalgalandırıyor sanki. Bu dalgalardan etkilenen sadece çocuk olmuyor elbette ki ve dalgalar da daha bir hızlı vuruyor sanki Sarayburnu Limanı’na.
Arka arkaya sıralanmış birkaç cami İstanbul kokuyor özünde tablonun. Neredeyse ezan okunacakmış gibi sabırsızlanıyor minareler. Ve ezan süzülüyor gökyüzüne, doluyor gönüllere. Müezzinin sesiyle daha da aşklanıyor dalgalar. Yavrucağın gözleri yumuşuyor o içe huzur salan sadayla. Anne de huzur doluyor ve daha bir aşık oluyor mavisine boğazın.

Yıllanmış gözlerinde kayboluyor İstanbul’un Kız Kulesi uzaklardan. İstanbul’un mavimsi beyazlığı Kız Kulesi ve aşkın son temsilcisi İstanbul kanatları altında uyuyan. Sarayburnu’na doğru bakıyor bir aşık Kız Kulesi’nden ve ısınıyor suları Sarayburnu’nun. Gözlerinde ışık yanıyor yavrucağın yanaşırken kayıklar. Çocuksu heyecanlarla yüzüyor yoldan geçen seyyar satıcı, kalbinin derinlerinde İstanbul'un. Kayık bekleyenler arasında biri var karşı kıyıdaki hasta annesine belki ilk kez bu kadar özlem duyan. Arkalardan bir yelkenli coşuyor Deniz Feneri’ne doğru Sarayburnu’nun ve deniz fenerine yol gösterir edasında süzülüyor semasında deniz sahrasının. Derinliğinde buluyor kendini sevda kayığı İstanbul’un ve ayrılıyor limanındaki son aşıkları.
Kayık kaptanı deryaya soyunmuş gibi aşk denizinin, sürüyor kayığını dalgalarla boğuşarak. Birkez daha sürüyor yalnızlığını ve kayık sevdalılarını veriyor bir limandan ötekisine. Kimini sevdiğiyle buluşturuyor içi huzurla dolu, kimisini sevdiğinin gözyaşlarıyla. Bir asker var sanki kayıkta ve dönüyor vatan borcunu ödemiş; annesi bekliyor karşı limanda, gözleri buğulu. Hangi amcadır bilinmez yasını tutuyor geçmiş yılların bir cami avlusunda Sarayburnu’nun. Cami çıkışında doluşuyor yine kayıklar, sandallar ve tekrar süzülüyor İstanbul bir ucundan öbür ucuna cennetin. Tarihe şahit Sarayburnu şahitlik ediyor yine aşklara. Dünya terminalindeki en güzel liman oluyor ağlayanlara. Veralarda kavuşuyor destanlar, ki Kız Kulesi bir başka içten bugün.
Bu duygularla yoğrulmuş bir tabloyla başbaşa bırakıyor bizi İbrahim Safi ve umut veriyor içimizin halâ aşk dolu olabileceğine. Limanda bekleyen olduğumuzu; ya kayıkta korkulu gözlerle denizi izleyen masum yavrucak olabileceğimizi, ya da mavisiyle büyüleyen derin bir deniz olma istidadımızın olduğunu bize yeniden hatırlatıyor gönül dostu.
OctoberOct 27 Tuesday Tue 09
İslam anlayışında, birisinin iyi olmasını ve doğru yola girmesini istiyorsanız ona iyiymiş gibi muamelede bulunur, doğru yoldaymış gibi davranırsınız. Hz. Muhammed (SAV) bu çerçevede birçok örnek bırakmıştır. Müslümanlara en çok eziyet edenlerden biri olan Ebu Cehil'e 50-100 defa gittiği ve hoş sözler söylediği herkesçe bilinir. Bunu Ebu Cehil'in değerli olmasına ya da Hz. Muhammed'in (SAV) Ebu Cehil'e değer vermesine bağlamak açıkça bir hata olur. Aynen öyle de, şuan Türkiye'de yapılmaya çalışılan şey, hiçbir değeri olmayan teröristlere, iyi insanlarmış gibi ve insanlarmış gibi muamelede bulunulup, iyi olmaya zorlanmalarıdır. ¨Bunlara niye böyle muamele yapıyorsunuz, bunlar iyi insanlar değiller ki¨ diye ortalığı velveleye verip, AKP'yi vatan haini ilan etmek, demokrasi hamlelerine köstek olmak, günün siyasetini doğru okuduğunu zannedip, büyük resmi ve gelecekte doğacak sonuçları görmemektir.
Öte yandan, terörizm üzerine yapılan araştırmalar göstermiştir ki, terörist grupların çözülmesi ve dağılması en kolay ve en hızlı şekilde iki yolla gerçekleşmektedir. Bunlardan birincisi terörist grup liderinin yakalanıp, yönetim kadrosunun dağıtılması; ikincisi ise organizasyonun siyaset alanına çekilip siyasileştirilmesidir. Bölücübaşı Öcalan'ın yakalanmasından sonra faaliyetleri sekteye uğrayan terör örgütü PKK'nın zamanla gücünü yitirdiği aşikardır. Bugün yapılmaya çalışılan ise organizasyonun siyaset arenasına çekilip, terör faaliyetlerinin bitirilmesidir, ki böylelikle Türkiye yerel problemlerinin en büyüğü olan terör belasından kurtularak, uluslararası arenada hak ettiği yerlere gelecek, potansiyelin ulaşarak dünya siyasetine yön verecektir.

DTP'yi terör örgütü PKK'nın yasallaştırılması olarak görmek de yanlıştır. Çünkü bu partinin oy vereni olan eğitimsiz bırakılmış kesim, desteğini aslen terör örgütüne değil de, Kürtlerin haklarını savunan bir partiye verdiklerini düşünmektedirler. DTP, bu bağlamda siyasete çekilerek, gerçekten Kürtlerin haklarını mı, yoksa PKK'nın geleceğini mi savunmaya ve güçlendirmeye çalıştığının sınavını verecektir. Şuanki niyeti kötü bile olsa, DTP, PKK'nın siyasileştirilmesi için kullanılarak, doğal bir değişime uğratılıp, ya gerçekten Kürtlerin haklarını savunan bir etnik partiye dönüştürülecek, ya da kaybolmaya mahkum edilecektir. Bölücübaşı Öcalan'ın galeyana sebep olan son eve dönüşlerden sonra barış filizlerinin yeşermesine köpürüp eve dönüşlerin devam etmeyeceğini söylemesi bu bağlamda kanıt olarak görülebilir.
Oy kaygısından ötürü üzerine gidilemeyen meseleler üzerine, her türlü eleştiri ve hakareti göze alma cesaretini göstererek yürüyen AKP çekirdeğini takdir ediyor ve bugüne kadar bu problemlerin vücut bulmasına bizzat sebep olup, çözüm için hiçbir şey yapmayan, yan gelip yatan, sonra da sağa sola saldıran zihniyete de yazıklar olsun diyoruz...
OctoberOct 26 Monday Mon 09
OctoberOct 25 Sunday Sun 09
OctoberOct 20 Tuesday Tue 09
Küçükken hep yakalayabilirim zannederdim kedileri, kuşları. Şuracıkta duran şeyleri yakalayabilecek kadar güçlüydüm diye düşünür, vazgeçmezdim hiç. Bakkaldan aldığımız plastik top peşinde koştururken büyüyeceğime hiç inanmazdım, ve mahallemizdeki kocaman abiler gibi olacağım zihnimde boş bir hayaldi... Sanırdım ki terleyince hemen eve koşup annemin tereyağ, salça sürdüğü ekmeği yiyecektim, ve onun şefkatli elleri yüzümdeki tozları silecekti hep...
Hiç büyümem zannederdim ve buna üzülürdüm içten içe. Büyüdükçe farkettim küçük olmanın ne kadar büyük ve güzel olduğunu. Küsmelerimiz yalan, kavgalarımız anlıktı hep. Gülüyorsaydık bile saçma sapan şeylere samimiydik yüzde yüz ve bayramlarda daha çok para verenlerin ellerini daha bi istekle öpüyorsaydık bile, öperken saygı duyuyorduk büyüklerimize...

Büyümek aslında küçük şeylere takılmayı öğretip küçültüyormuş beni, büyüdükçe farkettim. Büyük olmanın aslında küçük kalmakla, ve küçük de olsa samimi yaşamakla olabileceğini büyüdükçe öğrendim. Şimdi büyüğüm, ve en çok küçüklüğümü özlüyorum. Büyüğüm ve büyük olduğum kadar küçük olmak istiyorum.
Sabri amcanın rengarenk çiçekleriyle dolu bahçesine kaçan, harçlıklarımızı birleştirerek aldığımız futbol topunu sabırla tekrar bize verdiği, ve annemin dizine uzanıp saçlarımı okşarken uyuyakaldığım günleri özlüyorum...Ve biliyorum, bir daha hiç küçük olmayacağım, ama küçüklüğüm gözümün önüne geldikçe iki büklüm olup küçüleceğim büyüklüğüm önünde mahcup...
Ağlamak ne güzelmiş meğer...Çocukça bir sebepten, ama içten, hiçbir büyüğün ağlayamadığı kadar...
Hiç büyümem zannederdim...Ve küçük kalmanın büyüklük olduğunu; büyüdükçe, ve küçüldükçe anladım...
OctoberOct 15 Thursday Thu 09
OctoberOct 11 Sunday Sun 09
Ankara'nın, ezan değmemiş sokaklarında, başı önünde, yüreği dik yürüyen, garip delikanlısıyım. Küller arasında kaybolmaya yüz tutan beyaz benliğimi karanlıklarda yıkar, gözlerime çamurlar sürerim. Nihayetinde, ahir zaman müslümanı, nur deryasında kumdan kaleler yapmış, rüzgârdan korkan ufaklığım...
farklı ülkeleri gezmek, künefe, şiir yazmak, yeni insanlarla tanışmak, baklavasına maç yapmak, karşıdan karşıya bakmadan geçmek, yorulana kadar muhabbet etmek, manzara seyretmek, hocalarla münakaşaya girmek, blok koymak, kız kulesinin karşısında oturup hayal kurmak, çekirdek çıtlamak(çiğdem), söylenilecek olanı unutturmak, gözünün içine bakıp karşımdakinin konuşmasını sabote etmek, karşımdakinin düşüncelerini okumak, insanlara kafayı sıyırtacak kadar düzenli olmak, derste hep beraber hoca arkasını dönünce uğuldamak, denize arkadaşın yüzüğünü çıkarıcam diye atıp bulamamak, derste en arka sıraya oturmak